Tag çocuk

Tag çocuk

Oyunun Önemi

Etiketler: , , , , Makaleler

ÇOCUĞUN İŞİ; OYUN

Çocuklar gün boyunca durup dinlenmeden oynarlar. Bizler çoğu zaman çocukların bu kadar oyuna düşkün olmalarına kızar, oyunu zaman kaybı, haşarılık, yaramazlık olarak adlandırırız. “Hiç oyundan bıkmaz mısın, hep oyun.” sözlerini oldukça sık tekrarlarız. Halbuki, oyun çocuğun gelişiminde en etken araçtır. Çocuklar için öğrenmenin en önemli yolu oyun oynamaktır.

Oyun nedir?

Oyun pek çok çalışmaya konu olmuştur. Yapılan bir araştırmada çocuklara pek çok faaliyet söylenmiş ve onlardan bunları oyun ve iş olarak ayırmaları istenmiştir. Çocukların oyun olarak adlandırdıkları faaliyetler incelendiğinde şu ortak özellik bulunmuştur: Çocuklar kendilerinin isteyerek başlattıkları faaliyetlere oyun diyorlar. İş dedikleri ise başkalarının onlardan yapmalarını istedikleri şeyler.

Oyun ne işe yarar?

Son yıllarda uzmanlar tarafından yapılan araştırmalara göre oyun; çocuğun çevresini tanımasına, anlamasına, evinde ve etrafında olup bitenlere uyum sağlamasına, öğrenmesine ve öğrenmiş olduğu beceri ve bilgileri pekiştirmesine yardımcı olan çok önemli ve gerekli bir faaliyettir.

Özellikle okulöncesi yaşlarda oyun çocuğun en önemli ve ciddi işidir. Çocuklara göre bizler de oyun oynuyoruz. Onlar bizim yemek yerken, bir şeyler tamir ederken, işe giderken, araba kullanırken hep oyun oynadığımızı düşünürler. Bizim yaptıklarımızı taklit ederek, çevrelerindeki eşyalara dokunarak, deneyerek, bizim kullandığımız eşyalar yerine başka şeyler kullanarak bizim yaptığımızı yapmaya, anlamaya çalışırlar. Biz buna oyun diyoruz. Oyun aracılığıyla, çocuk dünyayı tanımaya, anlamaya ve kendini geliştirmeye çalışmaktadır. Bir Çin atasözünün dediği gibi: “Duyarım unuturum, görürüm hatırlarım, yaparım anlarım.” Yani oyun çocuğa bir şeyler yapma, deneme dolayısıyla da hayatı anlama imkanı tanır. Çocuk oyun yoluyla öğrenir. En iyi bilgi yaşayarak kazanılandır. Çocuklar da dokunarak, tadarak, görerek, yaparak, deneyerek öğrenirler. Bu da ancak oyun yolu ile gerçekleşir. Bundan dolayı, anne-babaların çocuklarına yaşayarak, dokunarak, görerek, işiterek, tadarak, yaparak öğrenmelerine fırsat vermeleri çok önemli. Bu da ancak oyun yoluyla olur. O zaman anne-babaların çocuklarına oyun oynamaları için fırsat vermeleri çok önemli.

Oyunun isteyerek yapılan birşey olması, çocuğun oyun sırasında daha iyi öğrenmesini etkiler.
İnsanlar istedikleri, hoşlandıkları şeyleri yaparken hevesli ve dikkatli olurlar. Çocuklar da oyun oynarken mutlu, hevesli ve dikkatlidirler. Hata yapmaktan korkmadıkları için her türlü denemeyi yaparlar, bu sayede öğrenmeye çok açık olurlar. Bizler de eğer evde tamirat yapmayı seviyorsak, en ufak bozuk birşey gördüğümüzde hemen aletlerimizi çıkarıp tamir ederiz ve bundan zevk alırız. Eğer tamirat işlerini sevmiyorsak, evdeki işler gözümüzde büyür de büyür, erteledikçe erteleriz. Özellikle bir çocuk için birşeyi isteyerek yapmak öğrenmenin tek yoludur.
oyunda önemli olan çocuğun oyunu boyunca yeni deneyimler kazanması
Oyunda önemli olan oyun sonucunda ortaya herhangi birşey çıkması değildir. Önemli olan çocuğun oyunu boyunca yeni deneyimler kazanması, yeni şeyler öğrenmesi bazen de yalnızca mutlu olmasıdır. Yani çocuğun bu sürede yaşadıkları ve bunlardan edindiği deneyimler önemlidir. Bu deneyimler; başkalarıyla birşeyler paylaşması, plan yapması, kendini düzgün ifade etmesi, daha iyiye ulaşmak için çaba harcaması, bedensel, zihinsel, sosyal ve duygusal becerilerini geliştirmesidir.

Çocuk oyun oynadığı sürece mutludur, çocuk için oyunun sonucu önemli değildir. Bizler ise işi yaparken değil, işin sonucunda ortaya çıkan sonuç ile ilgilenir, mutlu oluruz. Örneğin, bizi mutlu eden radyoyu tamir etmek değil, sonucunda radyonun çalmasıdır. İşte bu noktada çocukla büyüklerin ve oyun ile işin arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Oyunda önemli olan çocuğun mutlu bir şekilde oynarken birşeyler öğrenmesi, yeni deneyimler kazanması, hata yapmaktan korkmadan değişik yöntemler denemesidir. Oyunda öğrenme oyunun sonucunda çıkan ürün sonunda değil, oyun esnasında çocuğun yaşadıkları ile kazanılır. Çocuk oyun esnasında yaşadıklarından öğrenir. Ancak, bizler, çocuğun oyunu ile değil oyunun sonucu ile ilgilenirsek, çocuk “doğru, güzel” yapmalıyım diye kendini sıkıp, istediği gibi davranamaz. Sonuçta bu süreyi istediği gibi yaşayamadığı için oyundan fayda sağlayamaz.
Örneğin çocuk yaptığı resmi başkalarına beğendirmek çabasına girerse farklı şeyler yaratmaya çalışmaz, yalnızca “güzel” resimler yapmaya çalışır. Böylece çocuğun yaratıcılığını geliştirmesine fırsat vermemiş oluruz. Aynı şekilde, çok gol atarak babasını mutlu etmeye çalışan bir çocuk zevkle futbol oynayarak, bu oyunun keyfini çıkartıp birşeyler öğrenemez. Hırsla, belki de oyunun kurallarını bozmak, arkadaşlarını üzmek pahasına çok gol atma çabasına girişir.
Çocuğun oyununun onun gelişimine daha fazla yarar sağlaması için neler yapabiliriz?
Oyunun çocuğun gelişimine yararlı olduğunu unutmayıp onun oyun oynamasını kısıtlamaktansa oyun oynamasını desteklemeliyiz.

Çocuk oyun sırasında çevresi ile etkileşime girebilmeli, çevresindeki araç, gereç ve nesneleri deneyebilmeli, çevresi üzerine etki edebilmeli, nesneleri rahatlıkla kullanabilmeli, çevresi üzerindeki etkisini görebilmelidir.
Grup içinde oynamasını desteklemek için arkadaşları ile oynayabileceği ortamlar hazırlamalıyız.
Rahatça hareket edip, koşup oynayabilmesi için parklara götürmeliyiz.

Gösterişli olan oyuncakları değil, onun gelişimini, yaratıcılığını destekleyecek oyuncaklar almalıyız.
Onunla oyunlar oynamalı ama oyunda liderliği mutlaka ona bırakmalıyız. Yani oyunda kuralları onun koymasını sağlamalıyız.

Oyun gerçek hayatın bir kopyası gibi gözükse de gerçek hayat değildir. Bu yüzden oyunda bize saçma gelen şeylerden dolayı çocuğumuzu eleştirmemeliyiz. Örneğin; oyunda doktor hastaya iğne yapar, hasta hemen iyileşir.
Oyunda oyunun sonucuna değil, oyun sırasında neler yaşayıp, neler öğrendiğine önem vermeliyiz.

ÇOCUĞUMUZA NE TÜR OYUNCAKLAR ALMALIYIZ?

Kız oyuncağı, erkek oyuncağı diye ayırım yapmamalıyız. Her çocuk, her oyuncakla oynayabilir. Böylece çocuklar oynadıkları her oyuncaktan farklı bir takım deneyimler edinirler. Bu da onların deneyim ve becerilerini arttırır.
Oyuncakların sağlam ve dayanıklı olmasına dikkat etmeliyiz. Çocuk oyuncağı kullanırken her an kırılacağından korkmamalıdır. Çabuk kırılan bir oyuncak hem gereksiz masraflara, hem de çocukta hayal kırıklıklarına yol açacaktır. Ayrıca aileler de oyuncağın kırılacağı endişesi duymadan çocuğun oynamasına fırsat tanırlar.
Alacağımız oyuncağın keskin ve sivri uçlarının olmamasına dikkat etmeliyiz.
Farklı şekillerde kullanılabilecek oyuncaklar almalıyız. Tek bir şekilde kullanılan oyuncaklar hem çocuğun gelişimine çok fazla bir yarar sağlamaz hem de çocuk bu oyuncaklardan çabuk sıkılır. Oysa, LEGO türü takılıp çıkartılarak, farklı şeyler yaratabilen oyuncaklar hem yaratıcılığı teşvik eder, hem de her defasında farklı şekiller yaratmaya imkan sağladığı için çocuk tarafından çok uzun süreler bıkmadan kullanılır.
Çocuğa tabanca, tüfek gibi saldırgan davranışları körükleyen oyuncaklar almamalıyız.
Hep aynı tür oyuncaklar almamalıyız. (Örneğin, hep kamyon almamalıyız.)
Oyuncak almaya çocuğumuzla gidip, harcayabileceğimiz para miktarını söyledikten sonra oyuncağı onun seçmesine izin verebiliriz.

Bizler çocuğumuzla birlikte oyuncak yapabiliriz. Çocuk nasıl yapıldığını gördüğü, yapımında yardımcı olduğu oyuncağı daha çok sevecek, onunla daha uzun süreler oynayacak ve babası ile birşeyler paylaşmanın mutluluğunu duyacaktır.

Kurban ve Çocuk

Etiketler: , , , , , , Makaleler

Kurban kesimi çocuklar için nasıl bir anlam ifade eder?

Kültürel gelenekleri çocuklara aileler aktarmalıdır. Bu aktarım yapılırken ailelerin ön hazırlık yapmaları gerekir. Asıl üzerinde durulması gereken konu Kurban Bayramı’nın sosyal boyutudur. Çocuklara, fakir insanların bu bayramda et yeme olanağına kavuştuğunun anlatılabileceği gibi, yine paylaşmanın, büyükleri saymanın, tanımasalar bile insanlarla bayramlaşıp-selamlaşmanın, çocukları sevindirmenin, çocuklara asıl öğretilecek konulardır. Küçük yaştaki çocuğun manevi ve dinsel öğeleri pek de anlayamadığı bir dönemdir. Çocuklar, kurbanın sevap kazanmak için yapıldığını anlayamazlar. Kurban kesme geleneğinin nereden geldiği, çocuğa bir öykü ile abartmadan ve kafasını karıştırmadan anlatılmalıdır. Kültürel gelenekler uygulanırken çocuğun psikolojisini de göz önüne alarak hareket etmek uygun olacaktır.

Kurban bayramında da anne babalar çok bilinçli olmalıdır. Özellikle küçük çocuklar kurban bayramının manevi, yani dini yönünü algılayabilecek yaşta olmayabilirler. Kurbanın dini boyutu 11 yaştan sonra daha iyi anlaşılabilir. Çocukların ibadetleri kavramaları için erken yaşlarda bilgilendirilmeleri önemlidir. Ancak kurban ibadeti yerine getirilirken bıçak, kesme işlemi ve kan görme gibi olumsuzluklar bazı çocuklarda psikolojik rahatsızlıklara neden olduğundan kurban kesilen yerlerde 12 yaşından küçük çocukların bulunmamasına özen gösterilmesi gerekmektedir. Çocuklar hayvanları çok severler. Eve gelen kurban onlar için bir mutluluk kaynağıdır ve heyecanla kurbanı görmeye giderler ve severler. Bu sırada çocuk kurbanla birkaç dakika bile olsa duygusal bir bağ kurar ve onu kaybetmek istemez. Eğer çocukta ölüm kavramı varsa kurbanın öldürüleceğini bilmek çocuk için çok üzücüdür. Ölüm kavramı gelişmemiş çocuklar için kurbanın evden yok olmasına anlam vermek daha zordur. Kurbanın sevdikten sonra ortadan kaybolmasına bir anlam veremeyen bir çocuk için, kurbanın kesilmesini izlemek bir zorlayıcı bir yaşantı olabilir.

Kurban kesimini izlemek çocuğun psikolojisini nasıl etkiler?

Genel olarak kurban kesimini izlemenin etkileri çocuktan çocuğa değişiklik gösterse de genel olarak şu davranışlara yol açabileceği gözlenebilir;
Çocukta anne babasını kaybetme ve ölüm korkusu başlar veya artabilir,
Çocuk geceleri sık sık uyanır ve ebeveynleriyle yatmak isteyebilir,
Kabuslar görür ve ağlayarak uyanabilir,
Kaygıları artar ve basit şeyler için endişelenebilir,
Altını ıslatmaya başlayabilir,
Et yemek istemeyebilir ve iştah azalabilir,
İçine kapanır veya çok hırçın davranabilir,
Nedensiz yere ağlama ve mızmızlanma artabilir,
Tırnak yemeye başlayabilir,
Tikler geliştirebilir,
Kekemelik ve konuşurken takılmalar başlayabilir,
Normalde tek başına yapabildikleri şeyleri tek başına yapamayabilir,
Depresyona girebilir, Okula gitmek istemeyebilir,
Bıçakla oynama ve arkadaşlarına bıçakla zarar verme davranışı sergileyebilir.
Bu ve buna benzer çeşitli psikolojik sorunlar çocukların kurban kesimine şahit olmasıyla ortaya çıkabilir.
Eğer bu durumlar geçici değilse mutlaka bir pedagogdan destek alın.

Kurban Bayramı’nda çocuklara nasıl davranılmalı
*Çocuklar hiçbir şekilde kurban kesimini izlememeli ve izlemeye zorlanmamalıdır.
*Altı yaşından küçük çocukların kurban kesimini kesinlikle görmemesi gerekir.
*Kurbanın dini boyutu 11 yastan sonra daha iyi anlaşılabilir; çocuklar 12 yaşına dek kurban kesimini görmemelidir.
*Çocukların toplu kesim yerlerinde çok sayıda kesime maruz kaldığı için toplum kesim yerlerine götürülmemelidir.
*Çocuklar yeni ve olağan dışı şeyleri merak eder; kesimi izlemek isteyebilirler. Bu onların kesimden etkilenmeyeceği veya kurban kesiminin anlamını kavradıklarını göstermez.
*Çocukların yanında kurban kesimini anlatmayın, video veya televizyondan izlettirmeyin.
*Çocukların bir sure baktıkları ve duygusal bağ kurdukları hayvanların kesilmesi tüm çocuklar için rahatsız edicidir özellikle küçük çocuklarda ağır etki yapar; kurbanlık hayvanları evde beslemeyin.
*Kurbanlık hayvan evde beslenirse, hayvanin kesileceği çocuğa dürüstçe anlatılmalıdır; “Uykuya daldı, “Zaten ölecekti”, “Kaza oldu”; “Kestik, bak ne güzel yedik” gibi açıklamalar yapmayın.
*İstemiyorsa çocukları kurban eti yemeğe zorlamayın.
*Çocukların ölümle ilgili ya da ölümün ardından yaşadıklarına ilişkin soruları bayram sırasında artabilir. Bu sorulara, açık ve net cevap verin.
*Çocukların duygularını anlatmalarına izin verin; “Erkekler ağlamaz” gibi ifadeler kullanmayın. Üzüntüsüne saygı gösterin; “Bos ver!”, “Seneye yenisini alırız” demeyin.
*Televizyon kanalları kurban kesimlerine ilişkin görüntüleri, kan ya da parçalanmış hayvan görüntülerini vermekten kaçınmalıdır.
*Kurban Bayramı sırasında yaşananların, çocuğu çok etkiler; davranışlarında uyuyamama, yemek yememe gibi değişiklikler görülürse uzmana danışın.
Keyifli gönlünüzce nice bayramlar geçirmeniz dileği ile…

Karne

Etiketler: , , , Makaleler

Karne başarının tek göstergesi değildir

Karne, bir eğitim ve öğretim dönemi sonunda öğrenciye gösterilen bir kısım derslerden elde ettiği başarı durumunun göstergesi olarak kabul edilir. Karne günleri öğrencilik hayatının en önemli günlerinden biridir. Bir kısım öğrenciler için sevinç ve gurur kaynağı olan bu gün, bazı öğrenciler içinse üzüntü ve kaygı sebebi olabiliyor. Karne günlerinin korkulu rüya olmasında, ailelerin karneye belki de gereğinden fazla anlam yüklemeleri etkilidir. Karneyi başarının tek göstergesi kabul etme anlayışı, karne günlerini hem aile hem de çocuk için stresli hale getiriyor. Bu durumda karne zamanı yaklaştıkça çocuklardaki ve ailelerdeki kaygı düzeyinin arttığı gözlenir.

Neden her çocuk yüksek notlarla dolu karne getiremez?

Başarı kavramı konusunda farklı yaklaşımlar olduğu bilinmektedir. Yüksek notlar aslında her zaman başarının göstergesi olmayabilir. Başarıyı iç ve dış başarı olarak iki yönlü değerlendirecek olursak; iç başarıyı, öğrencinin sorumluluk sahibi olması, azimli olması, saygılı sevilen birisi olması, güvenilir olması, dürüst olması vs. şeklinde değerlendirebiliriz. Dış başarıyı ise daha çok ölçülebilen ya da maddi değerlerle ifade edilebilen başarı olarak ele alabiliriz. Örneğin öğrencinin hangi dersten kaç puan aldığı veya çalıştığı işten ne kadar kazandığı gibi. Karneyi bu anlamda dış başarının bir göstergesi olarak kabul edebiliriz.

Ailelerin, karnenin sağ tarafında bulunan davranış özellikleri ile ilgili bölümü pek dikkate almamaları, aynı şekilde pek çok öğretmenin de bu bölümü standart bir şekilde doldurmaları bunu ispatlar niteliktedir. Bu açıdan başarı kavramını tek bir ölçütle açıklamak mümkün değildir. Ancak aile için başarı çoğu kez yüksek notlarla dolu karne anlamına geliyor ve bu noktada umduğunu bulamayan aile çocuğu ile çatışmalara girebiliyor.

Karneye yaklaşımımız nasıl olmalı?

Çocuğunuzu kesinlikle tembel ya da başarısız olarak nitelemeyin. Çocuk da kendini bu şekilde kabul ederse başarılı olmak için gayret sarf etmez. Her karne dönemi sonunda bazı ailelerde yaşanan karne gerginliği, izleri ömür boyunca silinmeyecek yanlışlara yol açabiliyor. Öncelikle soğukkanlı ve sakin olunmalı. Ailenin karneyi değerlendirirken takınacağı tavrın, çocuğun daha sonraki okul başarısını etkileyeceği unutulmamalı. Karnedeki iyi notlar da görülmeli, sadece kötü notlara odaklanıp diğerleri görmezlikten gelinmemeli. Hatta yapacağınız yorumları iyi notlardan başlayarak yapmalısınız. Eğer anne-baba, eğitim yılı içinde okul ve öğretmenle yeterince işbirliği yapmışsa, çocuğunun sınıf içindeki seviyesini ve nasıl bir karne getireceğini zaten bilir. Buna rağmen hiç bilmiyormuşçasına karneyi gördüğünde hiddetlenmesi, çocuğu azarlaması yersizdir. Anne-babalar bu sonuç oluşmadan tedbir alırlarsa daha doğru bir davranış yapmış olurlar. Aksi halde yıl boyunca çocuğuyla hiç ilgilenmemiş, derslerini takip etmemiş, çocuğuna yeterli ilgiyi göstermemiş bir ailenin, kötü sonuçlardan tek başına çocuğu sorumlu tutarak öfkesini ondan çıkarması adilce bir davranış olmaz.

Anne-baba birbirleriyle ve çocuklarıyla karşılıklı konuşarak karne ile ilgili duygularını çocuğun kişiliğine zarar vermeden net bir şekilde ortaya koymalıdır. Kötü karneye sert tepki göstermek, alay etmek, başkalarının yanında utandırmak çocuğun başarısızlığını daha da artırabilir ve okuldan uzaklaşmasına neden olabilir.

Öğretmen ve okulla diyalogunuzu artırın. Başarıyı yükseltme adına nasıl bir yöntem izleneceğine birlikte karar verin. Çocuğunuza sevgi ve şefkat gösterip problemlerini çözmesine yardımcı olarak başarısızlığını telafi etme ve kendisini affettirme yolları gösterin. ”Sen yapamazsın, başarısızsın, bir şey beceremezsin” gibi olumsuz ifadeler yerine “ben sana güveniyorum, sen istersen başarırsın” şeklinde olumlu ifadeler kullanın.

Anne baba tutumları başarıyı etkiliyor.

Güven verici, destekleyici, sevgi, hoşgörü ve anlayışının hakim olduğu aile ortamında çocuğun sorumluluk duygusu, kendine güveni gelişir. Çocuk ailesinin kendisine olan güveninin sevgisinin farkındadır, sorumluluklarını bilir, kendini her ortamda ifade eder. Böyle bir ortamda yetişen çocuk genellikle başarılı olur, ancak tersi bile olsa ailenin ilgisi, desteği ve olumlu yaklaşım tarzıyla başarısızlık çözümlenebilir.
Tatil nasıl değerlendirilmeli?

— Tatilin, öğrencilerin dinlenmesi ve eğlenmesi için verilen bir zaman dilimi olduğunu unutmayın.
— Karnesindeki zayıfları sürekli çocuğa hatırlatıp, herkesin yanında küçük düşürerek tatilini zehir etmeyin. Zayıf dersi var diye her etkinlikten mahrum etmek doğru değil.
— Tatil zamanını ders çalışarak geçiren çocuk, okuldan tamamen soğuyabilir.
— Başarısız olduğu derslerle ilgili yoğun ve yorucu olmayan bir çalışma programı yapılabilir. Her şeyden önce öğrencinin bu konuda istekli olması sağlanmalı, zorla ders çalıştırılmamalı.
— Televizyonu çok izlemesine, bilgisayarda saatlerce oyun oynamasına ve uzun süre internette vakit geçirmesine izin vermeyin.
— Düzenli ve seviyesine uygun kitaplar okumasını sağlayın. Çocukları kardeş ve arkadaşlarıyla kıyaslamayın – Çocuktan beklenen başarı, kapasitesi ile orantılı olmalı. Kapasitesinin üstünde bir beklenti ile değerlendirmeyin. Bu durum çocuğun kendisine olan güvenini yitirmesine yol açabilir.
— Her çocuğun zihinsel yeterlilikleri, kişiliği, yetenekleri farklı olduğundan arkadaşları ve kardeşleriyle kıyaslamayın.
— Çocuğu yalnızca kendisi ile kıyaslayın. Başarılı olduğu işleri örnek göstererek isterse bunu da başarabileceğini söyleyerek yaklaşın.
— Başkaları ile çocuğunuzu kıyaslamanız hem rencide olmasına hem de kıyaslandığı kişilere karşı kin duymasına neden olur.
— Karneleri birbirinden farklı da olsa kardeşlere eşit ilgi gösterilmeli. Dersleri zayıf olsa bile ailesinin her zaman yanında olduğu, kötü karneye rağmen sevgide bir azalma olmadığı mesajı verilmeli. Ancak bu durum “olsun canım ne çıkar zayıftan, önemli değil” tarzında olmamalı. Başarısızlığın sebepleri üzerinde durulmalı, yapılan hatalar değerlendirilmeli; ama bu durum çocuğun ailesiyle olan ilişkisine zarar vermemelidir.
— Çocuğunuz derslerinin iyi olmasının kendisi için gerekli olduğunu, çalışma ve başarılı olma gibi sorumluluklarının kendisine ait olduğunu bilmelidir.
— “Karnen şöyle olursa sana bisiklet veya bilgisayar alacağım” türünden şarta bağlı hediyeler yerine, başarı karşılığında sürpriz olarak alınan hediyeler çok daha uzun vadeli motive edebilir.
— Değeri yüksek, maddi gücünüzü aşan hediyeler almayın. Çünkü çocuğunuz çalışma ve başarılı olmayı hediye ile özdeşleştirirse, hediye verilmediğinde çalışmayı bırakabilir. Hediye çalışmaya teşvik edici bir araç olmalı, amaç değil.

Yalnızlık Uygarlığı: İNTERNET

Etiketler: , , , , , , Makaleler

Günlük hayatımızda vazgeçilmez bir yer edinen internet ve sosyal paylaşım ağları, çağımızın yeni bir hastalığını, ‘Sanal Yalnızlığı’ mı yarattı? Uzmanlar, bu soruya cevap olarak toplumu uyarıyor: “Sanal iletişimi asla yüz yüze iletişime tercih etmeyin. Yoksa sosyal hayattan kopabilirsiniz!

İnsanoğlunun teknoloji merakı, araştırma, keşfetme, bulma ve yenileme dürtüleri sonucunda iletişim son derece kolaylaştı ve dünya git gide “büyük bir köy” haline geldi. Gelişen iletişim çağının bir bedeli olacaktı ve oldu da: İnsanoğlu büyük bir teknolojik yalnızlığa sürüklendi.

“YALNIZLIK UYGARLIĞI KURULUYOR!”

İnsan davranışları ve internet alışkanlığı arasında giderek güçlenen bağı görmek mümkün . Saatlerce bilgisayar ekranına kilitlenmenin birçok anlamı olduğunu ifade etmeliyiz. kontrolsüzce gerçek yaşama tercih edilen internetin kişinin ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Yalnızlık sanal aleme ilgiyi arttırırken, sanal alem de tamamen çevresinden kendisini soyutlamış, çevreye ve toplumsal değerlere kayıtsız yalnız bir insan kitlesinin oluşmasına zemin hazırlıyor. İnsanlığın bu yeni oluşumu için “yalnızlık uygarlığı” gibi ilginç bir benzetme yapabiliriz. Sanal ortamda daha çok vakit geçirme sonucu kişilerin gerçek dünyadan koparak, adeta kendilerine ait yeni bir uygarlık meydana getirmekteler.

“SUNİ ÇEVRİM İÇİ HAYATI”

“Bu uygarlıkta “internetsiz yaşayamam” diyenler, ailelerine, eşlerine, çocuklarına ve arkadaşlarına ayırdığından fazla zamanı internet başında harcamakta, çevrelerini ihmal etmektedirler. Dahası, insanlar sanal alemde duygusal paylaşımlara girmekte, duygusal sanal birliktelikler kurmakta, suni çevrim içi ilişkilere yönelmekte ve bu sunilik, beraberinde bireyleri daha çok yalnızlığa itmektedir. Hatta sanal alem, birbirlerini önceden tanıyan bireyler arasında yeni sınırlar oluşturarak kişiyi teknolojik yalnızlığa itmektedir. Yani ‘yumurta-tavuk hikayesi’nde olduğu gibi bir kısır döngü söz konusudur. Yalnızlık mı sanal alemden doğar yoksa sanal alem mi yalnızlıktan beslenir? İşte bu sorunun üzerinde daha çok durmamız gerekiyor. İnternette çok fazla zaman geçirilmesi, insanları yalnızlığa sürükleyebilir. Onları ait oldukları sosyal çevreden kopartabilir, akrabalık ve arkadaşlık ilişkilerini zayıflatabilir. Yalnız bireyler, aidiyet duygusunu tatmak, arkadaşlıklar kurmak ve sosyal hayatlarını geliştirmek, aktif olabilmek için bazı çevrimiçi sosyal aktivite gruplarına katılırlar.”
Peki internet, neden bu kadar vazgeçilmez?

“KONTROL GÜDÜSÜNÜ TATMİN EDİYOR”

“Gerçek yaşamda kendini ifade edemeyen bireyler sanal alemde daha rahat hareket edebilirler. İnsanların en önemli ihtiyaçlarından biri kontroldür. Sanal alem insana bu kontrol duygusunu vererek, kendisini güvende hissetmesini sağlar. Çünkü sanal alemde fiziksel varlığın olmaması, kişilerin internette gizlice dolaşabilmeleri, kullanıcılara, iletişim kuracakları kişi ya da kişileri seçme olanağı vermesi ve seçtikleri kişilere gönderecekleri mesajı hazırlama, zamanını belirleme gücünü sağlayarak sosyal etkileşimi kontrol edebilme imkânı sağlar.”

“YÜZ YÜZE İLİŞKİDEN VAZGEÇMEYİN”

“İnternet üzerinden sosyalleşme süreci tam gaz devam ediyor. Facebook’tan arkadaşlarının fotoğrafına yorum yazan, birbirlerini dürten, şarkılar paylaşıp, yorumlar yazan, hayatın gerçeklerini yadsıyarak sanal ortamda kendine bir rahatlama alanı yaratan veya Twitter’dan her yaptığını ilan eden ve takipçi sayısını arttırmak için polemikler yaratan insanların sayısı hızla artıyor. Çünkü sosyal bir varlık olan insanın kendini güvende hissetmek için ulaşılabilir olmaya ve ihtiyaç duyduğu durumlarda ulaşabilme gereksinimi vardır. Ancak insan doğası gereği dokunmak, sarılmak, görmek, kokusunu almak, sesini duymak ister. Bu nedenle Facebook’tan sanal fotoğraf paylaşımları ve Twitter’dan duygu alışverişleri yüz yüze temasların yerini alamaz. Önemli olan sanal iletişimi yüz yüze iletişime tercih etmemektir. Yüz yüze iletişim gerçekleşene kadar mecburiyetten ve ihtiyaçtan sanal iletişime devam edilebilir.”

Bağlılık & Bağımlılık

Etiketler: , , , Makaleler

Bağımlılık ve bağlılık aynı şey değildir

İlişkilerde bağımlılık; kişinin kontrol etmek istemesine rağmen, davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini kontrol edememesi, kendisini bir başkasına muhtaç hissetmesi ve kendisiyle içsel bir çatışma yaşamasıdır.

Bağımlılık ve bağlılık aynı şey değildir
Bağımlılık ve bağlılık aynı şey değildir. İlişkilerde bağlılık, bir kişiye özgürce sevgi ve saygı ile yakınlık duymak ve yakınlık göstermek demektir; bağımlılık ise, başka bir kişiye bağlı olmak, muhtaç olmak, özgür ve özerk olmamak demektir. Evlilik ya da duygusal ilişkilerde bireyler eşlerini hayatlarının merkezine koyup tek beden, tek ruh, tek zihin olmaya çalışıyorsa bu bağımlılığa giden bir ilişkidir. İlişkilerinde kaybetme korkusu yaşayan, tecrübesiz, çevresi dar, asosyal, kendine özgüveni ve kendilik değeri düşük, kendini çirkin, yetersiz, güçsüz gibi nitelendirmeler yüklemiş, daha önce olumsuz içerikli ve sonuçlu bir ilişki yaşamış kişilerde bağımlı ilişkilere daha sık rastlanabiliyor. Bu kişilerin çocukluğu incelendiğinde; annelerinin zorlayıcı, mesafeli, öfkeli, ihmal edici ya da reddedici olduğu görülebiliyor. Yani ihtiyaçları uygun biçimlerde karşılanmadığında bu çocuklar yetişkinliklerinde bağımlı ilişkiler geliştirilebiliyorlar. Bu nedenle bağımlı kişi eşini kendi gölgesine almak, burada tutmak ister. Bağımlılık kokan ilişkilerde izole bir yaşam vardır, çiftin baş başa geçirdiği zaman artmıştır ancak arkadaşlar ve aileler ile iletişim azalmış, iletişim çemberi daralmıştır. Bu durum, bireylerin birbirine olan mecburiyetlerini arttırabilir. Kişi beynini “o benim her şeyim, ben onsuz yapamam, onsuz olmayı hayal edemiyorum” gibi rasyonel olmayan düşüncelerle doldururken, bir taraftan da yaşadığı ilişkinin bitmemesi için mükemmel sevgili olmak, her türlü beklentiyi karşılamak, her anını doldurarak başkasına muhtaç olmamasını sağlamak isteyerek kendi varlığından vazgeçebilir. Hatta “biri her an aklını çeldirir” diye düşünerek onu hemcinslerinden uzak tutmaya da çalışabilir. Yani çok seviyor gibi görünmek esasen bir kayıp korkusunun dışa vurumu olabilir. İlişkilerinde bağımlı olanlar, genelde bir noktadan sonra, eşlerini aşırı derecede eleştirmeye, onları “ilgisiz, kalpsiz, duyarsız” olarak suçlamaya başlayabilirler.

Birlikte durun, ama yapışmayın

Bağımlı ilişkiler bir çeşit ebeveyn çocuk ilişkisidir. Bağımlı ilişkiler çiftin sadece günlük yaşamlarını değil cinsel yaşamlarını da sekteye uğratabiliyor. Bağımlı olan kişiler birbirlerine ebeveyn veya çocuk gibi davranmakta; eşine ya da partnerine annelik ya da babalık yapmaya çalışmaktadır. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde her şeye bir şekilde yer vardır ancak en olmayacak şey ebeveyn ile çocuğun cinsel birliktelik yaşamalarıdır. Bu nedenle çok iyi anlaşsalar bile bu çiftler cinsel açıdan birbirlerini arzulamazlar ve çok uzun süre seks yapmadan durabilirler. Yani bağımlı ilişkilerde zamanla cinsel işlev bozuklukları baş gösterebilir. Bu bozukluklar sıklıkla erkeklerde cinsel soğukluk, ereksiyon problemleri veya ileri derecede erken boşalma, kadınlarda ise cinsel isteksizlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bu kişilerde ilişkisel olarak en sık karşılaşılan sorunlar ise; kıskançlık, öfke, asosyal yaşam, merkeze eşi ya da partneri koyma, onu devamlı kontrol etme, ilişkinin geleceği ve güvenliği için görüşülen zamanların artması ve iki tarafın kendine ayıracağı özel zamanın olmaması şeklindedir. Sağlıklı bir evlilik ve cinsel yaşam; tüm beklentilerimizi ve mutluluğumuzu partnerimize bağlamak yerine, kendimize ait bir yaşam alanı yaratmaktan geçer. Bu nedenle “birlikte durun ama birbirinize yapışmayın, bağlanın ama bağımlı olmayın” diyoruz.

Çocuğum Okula Hazır Mı?

Etiketler: , , , , , Makaleler

Bir çocuk için okula başlamak önemli bir yaşamsal döngüdür. İlk toplumsallaşma süreci olarak değerlendirdiğimiz okul süreci elbette sancılıdır. Okul öncesi eğitimi almış çocuklar, bu eğitimi alamamış çocuklara oranla ilkokula başlama sürecini daha kolay atlatabilmekte ve daha kolay uyum sağlayabilmektedir.

Bir çocuğun okula hazır olması, okulda kendisinden beklenenleri başarılı bir şekilde yerine getirmeye hazır olması, okul eğitimini başaracak gelişimsel düzeye gelmesidir.

Bir çocuğun yaşamın ilk beş yılı yaşam boyu gelişimini etkileyen çok önemli bir dönemdir. Çocukların erken dönemdeki deneyimleri ve çevreleri gelecekteki gelişimleri ile yaşamda ve okulda başarılı olması açısından ortam hazırlayan bir unsurdur.

Erken dönemdeki deneyimler beyin gelişimini etkiler. Böylece dil gelişimi, mantık yürütme, problem çözme, sosyal beceriler, konsantre olabilme ve sürdürebilme becerisi, uygun davranışlara karar verme becerisi gibi zihinsel süreçleri geliştirecek biçimde nöronal (sinirsel) bağlantılar oluşur.

“Çocuğum okula hazır mı?” sorusunun cevabını verirken, çocuğun tüm gelişim alanlarını değerlendirmek gerekir. Fiziksel, zihinsel, sosyal ve duygusal gelişim alanları ve öğrenmede en temel unsur olan dikkat becerisi alanının değerlendirilmesi sonucu bir çocuğun okul olgunluğunun olup olmadığı belirlenebilir.
Yukarıda saydığımız gelişim alanlarını tek tek inceleyerek çocuğumuzun okula hazırlık sürecinde hangi gelişimin alanlarına dikkat etmemiz gerektiğini belirleyebiliriz.

Fiziksel gelişim; küçük ve büyük kasların gelişimini içerir. Okula hazır bir çocuğun aşağıdaki kas becerilerini yerine getirmesi beklenmektedir; Kendi kendine giyinip, soyunabilme, kendi kendine elini yıkama ve kurulama, kendi kendine tuvaletini yapabilme ve temizleyebilme, dökmeden, çatal bıçak kullanarak yemeklerinin tamamını kendi başına yiyebilme, en az 6 kısımlı bir insan resmi çizebilme, ismini yazabilme, bazı şekil ve harfleri kopyalayabilme, sayıları yazabilme, makasla bir şekli kesip çıkarabilme, düğme ilikleyebilme, fermuar çekebilme, dengeli bir biçimde yön değiştirerek koşabilme, yüksek bir yere tırmanıp atlayabilme, tek ayak üzerinde birkaç kez sıçrayabilme, 2 ve 3 tekerlekli bisiklete binebilme. Zihinsel gelişim; algılama, dili anlama ve kullanma, kavram becerileri alanlarındaki gelişimleri içerir. Okula hazır bir çocuğun aşağıdaki zihinsel becerileri yerine getirmesi beklenmektedir; En az 1’den 20’ye kadar ezbere sayabilme, istenen sayıdaki nesneyi verebilme, basit toplama ve çıkartma işlemleri yapabilme, sırası karışık resimleri bir hikaye oluşturacak şekilde sıraya dizebilme, dün/bugün/yarın gibi zaman kavramlarını doğru kullanabilme, 4 ana şekli tanıyabilme, bir resimde gördüğü en az 4 nesneyi hatırlayabilme, zıt ve benzer kavramları doğru ve yerinde kullanabilme, duygu ve düşüncelerini anlaşılır ve akıcı bir biçimde aktarabilme, bir hikaye ya da masalı baştan sona dinleme ve anlatabilme, karşılıklı sohbet edebilme, soru sorabilme. Sosyal ve duygusal gelişim; çevresiyle etkili iletişim kurabilme ve sürdürebilme, duygularını kontrol edebilme ve ifade edebilme becerilerini içerir. Okula hazır bir çocuğun aşağıdaki sosyal ve duygusal becerileri yerine getirmesi beklenmektedir; Annne-babadan ayrı kalabilme, arkadaşları ile yaşadıkları sorunlarla baş edebilme, empati kurabilme, akranları ile pozitif ilişki içerisinde olabilme, arkadaşları tarafından kabul görülme, sorumluluk alabilme, kendini uygun bir biçimde koruyabilme, kızgınlık, üzüntü gibi duygularını diğerlerine zarar vermeden ifade edebilme, sınıf içi tartışmalara katılabilme, fikirlerini aktarabilme, okuldaki kuralların ve sınırların farkında olma ve uyum gösterebilme.

Dikkat gelişimi; konsantre olabilme, odaklanabilme ve sürdürebilme becerilerini içerir. Okula hazır bir çocuğun aşağıdaki dikkat becerilerini yerine getirmesi beklenmektedir;

Çeşitli uyaranlar arasından istenene odaklanabilme, yaşıyla orantılı sürede odaklanabilmeyi sürdürebilme, görsel, işitsel ve dokunsal olarak ayırt edebilme, eşleştirebilme, sınıflayabilme ve akılda tutabilme.

Bu alanların gelişimlerini tamamladığını belirlemek adına çocuklarla ilgilenen uzmanların, gelişim ve dikkat testleri uygulanması çok önemlidir. Bunun yanı sıra çocuğun, anasınıfı öğretmeninden ve ailesinden alınacak bilgiler ve hem okul hem de diğer sosyal ortamlarda sergilediği davranışlar çocuğun okula hazır olup olmadığı bilgisini bize sunmaktadır.

Aile olarak dikkat edilmesi geren noktalar şu şekilde özetlenebilir;çocuğa okul hakkında doğru, kısa ve gerçekçi bilgiler vermek, okul açılmadan önce başlayacağı okulu, sınıfı görmeye gitmek, okulun ilk gününü anlatan kitaplar okumak, çocuğun okulda ne kadar eğleneceğini anlatmak ancak abartıya kaçmamak, çokça arkadaşı olacağını ve yeni şeyler öğreneceğini ama kimi zaman da canının evde olmak isteyebileceğini söylemek, çocuğa adres ve telefon numarası öğretmek, ebeveyn olarak kaygılarımızı çocuğa belli etmemek, okulla ilgili kararlı duruş sergileyebilmek önemlidir.

Çocuklarda Neden Cinsel Eğitim ?

Etiketler: , , Makaleler

BİRİNCİ NEDEN

Gelişim bir bütündür. Bu bütünün parçalarından biri de cinsel gelişimdir. Günümüzde çocuklar hızla değişen ve karmaşık ilişkilerin egemen olduğu bir dünyada yaşamak durumundalar. Toplumdaki gelenek ve değerler yerini hızla yeni değer ve yaklaşımlara bırakıyor. Bu da anne babalarının rollerini gittikçe zorlaştırıyor.

 

Toplumdaki değerler yerini yeni değerlere bırakırken, bu durum anne babalara ve eğitimcilere yeni sorumluluklar yüklemektedir. Bu sebeple de değişen şartlar altında çocuklarımıza cinsel eğitim vermek,’’ ne zaman ?’’ , ‘’ ne şekilde ?’’ ve ‘’ kimtarafından ?’’ sorularını beraberinde getiriyor. Aslında bazı uzmanlar çocuklardan önce yetişkinlere cinsel eğitim verilmesi gereği üzerinde duruyor. Bizde bilginin ve yaklaşımın ebeveynin sorumluluğunda olması ve yetişkinden çocuğa aktarılacağı düşüncesiyle de sizinle bazı öncelikli konuları paylaşmak istedik.

Cinsel Eğitim ailede başlar. Ailede başlayan cinsel eğitim, okulda da sürdürülmelidir. Ancak çocuğun okula başlaması, ailenin artık cinsel eğitimden sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Önemli olan okul içi ve dışı eğitimin birbirini tamamlamasıdır.

Cinsel Eğitim, çocuğun doğumundan ergenlik dönemine kadar olan dönemi kapsar. Bu dönemde ailenin sorumluluğu ; Çocuğu gelişim düzeyine uygun ve doğru bilgilerle aydınlatarak cinsel kimliğinden hoşnut, beden ve duygularının bilincinde yetiştirebilmektir.

Her ailenin sosyo-kültürel yapısı, değerleri ve inançları farklı olabilir bu doğaldır. Bu farklılık çocuğa verilen mesajların niteliğini etkilemektedir.

Aslında ebeveynler cinsel eğitimi, cinsellik içeren konularda takındıkları tutum (ceza, yasaklama, ayıplama, yok sayma) ve tavırları ile doğdukları andan itibaren çocuklara verirler. Bunların hepsi sistemsiz ve farkında olmadan çocuğa aktarılır. Bu aktarımlar çocuğun cinsel kimlik ile ilgili bilgilerinin temelini oluşturur. Böylece anne karnındayken belirlenmiş olan cinsel kimlik yaşam boyu gelişmeye ve olgunlaşmaya devam eder.

Çocukların cinsellikle ilgili soruları iki yaşlarında itibaren kendi bedenleri ve varoluşları ile ilgili olur. ‘’ Anne ben nasıl oldum ?’’ , ‘’ Ben nereden geldim ?’’ vb sorularla başlayan merak, bedenler arasındaki farklara kadar uzanır. Soru sorma aşamasında önemli olan çocuğun merakının düzeyine uygun, detaya girmeden ve net olarak giderilebilmesidir. Cevap verirken doğal ve rahat olmak çocuğun konuyla ilgili gündemini
etkileyecektir. İlk sorular ebeveyn tarafından geçiştirilse de çocuğun bilinci arttıkça ebeveyne güvenip güvenemeyeceğini öğrenir.

Bu sebeple rahat ve güvenilir olmak daha sonraki paylaşımları etkiler. Çocuklar bazen öğrendikleri bir şeyi sorarak ebeveynleri test ederler. Ebeveynin verdiği cevaplar kaçamak oluyorsa, anne babanın sesi titriyor ve heyecanlanıyorsa , çocuğa kızıp ‘’ ayıp’’ deniyorsa bir daha soru sormayacaktır.
Ayıp kelimesi soyut bir kelime olduğu için ne olduğunu anlamayacak ve sadece gösterilen tepkiden dolayı suçluluk hissedecektir. Cinsel gelişim için önemli bir tehlike olan utanç duygusu çocuğun yetişkinliğinde onu durduran ve cinsellik konusunda takılmasına sebep olabilecek bir duygudur.

Sorularına cevap alamayan çocuğun merakı doyurulmadığı için bu konuyu kapatamayacak ve konu takıntı haline gelecektir. Farklı bilgi kaynakları aramaya devam edecektir. Ebeveynler olarak sağlıklı bilgi kaynağı olma rolünüzü kaybetmemek için cevap vermekte zorlandığınız konularda ona dürüst olup ‘’ Bu sorunun cevabını sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Öğrenip sana anlatacağım’’ ya da ‘Gel beraber araştıralım diyebilirsiniz. Zorlandığınız noktada Rehberlik Servisinden yardım alabilirsiniz.

Okul öncesi dönemde çocuk cinsellikle ilgili çok rahat ve açık soruları bizim hiç hazır olmadığımız zaman ve
ortamlarda sorabilir. Bu çok doğaldır. Buradaki zorluk çocuktan değil yetişkinlerin cinsellikle ilgili yargılarından kaynaklanır. Çünkü toplumda ebeveynleri bu şekilde eğitmiştir. Bu dönemde sorabileceği soru ve cevaplar şu şekilde olabilir:

Neden senin de benim gibi pipin yok, anne?: Çünkü sen erkeksin ve bende kadınım. Kadınların pipisi olmaz, erkeklerin pipisi olur.
Annelerin neden memeleri var? Babaların neden memeleri yok: Çünkü anneler bebekleri besler. Bebekler doğduğunda annelerin memelerinde süt olur. Bebekler bu sütü içer ve büyür.
Ben nasıl doğdum : Annelerin karnında bebeklerin büyüdükleri bir yuva vardır. Sen orada büyüdün ve sonra da doğdun.

Çocuk soru sordu, bir eylemde bulundu diye korkmak ve kızmak yerine davranışın sebebini anlamaya çalışmak daha yerinde olur. Çocuklar bilgi sahibi olsa da cinsel eğilimli davranışlarını eyleme geçiremezler çünkü bunun için gerekli hormonsal gelişimleri tamamlanmamıştır. Bu yüzden çocuğun cinselliği algılayışı ile yetişkinin algılayışı hiçbir zaman aynı değildir. Çocuğun istediği tek şey aslında gizli saklı şeyleri öğrenmektir. Öğrendiği şeyler doğru ise çocuk yanlış bilgilerden korunmuş olacaktır.

Çocuğun cinsellikle ilgili sorularında ‘’ Sence nasıl ?’’ , ‘’ Sen ne düşünüyorsun ?’’ vb. sorular onun neyi bildiğini ve ne şekilde düşündüğünü anlamanız konusunda size yardımcı olacaktır. Çocuk soru sorduğunda önemli olan nokta merak ettiği kısmı tamamlamak ve yanlış bilgi varsa bunu düzeltmektir.

İKİNCİ NEDEN

Çocuklar ebeveynlerine yönelttikleri soru ve gözlemler dışında yaşıtları ile kurdukları oyunlarla da meraklarını gidermeye çalışırlar. Doktorculuk ve evcilik en popüler ve sık oynadıkları oyunlardır. Vücutlarını incelemek, ellemek ve diğerlerinin kendi gibi olduğunu anlamak ve bu alandaki enerjilerini aktarmak isterler.

Erkekler meraktan kızların eteğini kaldırabilir, kızlar tuvalette erkekleri görmeye çalışabilirler. Aynı şeyleri ebeveynlerine yapıp vücutlarını görmek isteyebilirler. Bu durumlarda yaşına uygun bir kitaptan benzerlikler ve farklılıklar çocuğa gösterilebilir. Böylece çocuğun merakı ve varsa kaygıları giderilebilir.

Küçük yaşta bir kız çocuğunu annenin memesine özenmesi cinsel kimliğin gelişimi açısından önemli bir aşamadır. Çocuğun cinsiyetini kabul etme ve bedenini onaylaması ileriki yaşlarda olumlu kimlik algısını oluşturur. Bedeninden memnun olmayan bir çocuk bununla ilgili problemler yaşar. Bunu aşmak için çeşitli yöntemler kullanır. Kendini ikna etmeye çalışır.

Cinsellikle ilgili kaygılar kız çocuklarda penise sahip olmamaktan dolayı eksiklik hissi, erkek çocuklarda penise bir zarar gelmesi, sünnet ile ilgili kaygılar olabilir. Çocuklara bedenleri ile ilgili yapılan şakalar onlara rahatsızlık verebilir çünkü çocuklar yetişkinlerin söylediklerine inanırlar.

Okul çağı çocukları 7 yaşından sonra cinsellikle ilgili fazla soru sormazlar. Bu onların merak ve ilgilerinin ortadan kalktığı anlamına gelmez sadece bazı şeyleri artık öğrenmiştir. Bu dönemde kendi cinslerinden olanlarla arkadaş gruplarında cinsel konuları konuşurlar.

Cinsel konularla ilgili şaka ve sözler özellikle erkek çocuklar arasında daha fazla kullanılır. Kız çocuklar daha çok bilgi kısmı ile ilgilenirken erkek çocuklar toplumun da cinsel kimlik açısından verdiği güçle daha rahat ve özgürdürler. Kız çocuklar cinsel kimliklerini vurgulamaktan çekinirler. Bu öğrenilmiş bir davranıştır. Her gelişimde olduğu gibi genel olandan uzaklaşan ve farklılaşan davranış ve tutumları izlemekte fayda vardır. Çocukların konuşmadığı ve soru sormadığı bu dönemde ebeveynin ve eğitimcilerin gözlemci ve güvenilir bir kaynak olarak var olmaları , ara ara süreçle ilgili bilgi vermeleri yerinde olur. Aslında çocuklar ebeveyn ve öğretmenlerinin zannettiğinden daha fazla bilgiye sahiptirler çünkü bu konuda zannettiğimizden daha fazla kaynakları vardır. Toplum içindeki örnekler, izledikleri film ve cinsel içerikli reklamlar onların merak ve ilgisini bu alana çekebilir. Bazı çocuklar gördüklerini taklit yoluyla anlamaya çalışabilir. Dikkat anne ile babanın ilişkisine kayar. Böylece cinsel kimliğin gelişiminde çok önemli olan ‘özdeşim’ gerçekleşir. Kız çocuk babayı elde etmek için anne ile, erkek çocuk anneyi elde etmek için baba ile özdeşim kurar. Bu çocuğun kendi cinsel kimliğini kazanması açısından önemlidir.

Bazı çocuklar özellikle okul öncesi dönemde bedenlerinden haz aldıklarını fark ederler. Cinsel organla oynama, elleme ve benzeri davranışlar yapabilirler.Bazıları ise dikkat çekmek için bunu sürdürebilir. Bu durumda çocuğun enerjisini başka bir alana yöneltmek en doğrusu olacaktır.

Cinsel eğitimde temel olan bedenin kişiye özel olduğudur. Bununla ilgili kişisel sınırlara çocuk açısından da saygı gösterilmelidir; istemediği ortamlarda soymamak, vücudunu başkalarına göstermemek, kapı açık tuvalete girmemek, cinsiyeti ile ilgili abartılı ya da küçük düşürücü ifadeler kullanmamak, ve tehdit etmemek gibi. Bu yaklaşımların her biri çocuğun ileriki yaşlardaki cinselliğini etkileyebilecek yaklaşımlardır.
Cinsel eğitimin temel amaçlarından biri de çocuğa kendisini ve vücudunu korumayı öğretmektir.

Sevgili Anne Babalar;
Çocukların cinsel konulardaki merakı diğer konulardaki merakı gibi yerinde ve sağlıklıdır. Önemli olan çocuğun bilgi ihtiyacını doğru şekilde giderebilmektir. Bu konuda çocuk ile iletişim kurarken çeşitli kitapları araç olarak kullanabilirsiniz. İhtiyacınız olduğunda bir uzmandan destek alabilirsiniz.

“Çocukların Cinsellikle İlgili Sahip Oldukları Tek Hak; Gerçeği Bilme Hakkıdır.”  Richard Ives

Çoklu Zeka

Etiketler: , , Makaleler

İnsanın karşısındaki bireye nasıl baktığı çok önemli. Çünkü, bireyin toplumdaki yeri ona nasıl davranıldığıyla ve kişinin nasıl görüldüğüyle belirleniyor. Doğamız gereği, ister istemez genellemeler yapıyor; karşımızdakileri çeşitli önyargılarla değerlendiriyoruz. Bu kategorik yaklaşımlar bizi bir takım beklentilere itiyor; beklediğimizi bulamayınca hayal kırıklıkları yaşıyoruz. Her türlü etkiye açık olan çocuklar ve gençler bundan olumsuz etkileniyor.

Olumlu beklentiler olumlu sonuçlar doğurur. İşte buna güzel bir örnek: Herhangi bir ilköğretim okulunu ziyaret eden bir grup araştırmacı psikolog, bir genel toplantı yaparak; okulda öğrencilere bir test uyguladıklarını, uygulama sonuçlarına göre hazırladıkları başarılı ve başarısız öğrencilere ait listeleri değerlendirdiklerini, eğitim öğretim faaliyetlerinin bu listeler doğrultusunda yürütülmesini istemişler. Dönem içerisinde başarılı öğrencilere iyi bir program uygulayarak gerçekten iyi bir başarı yakalanmış; başarısız diye kabul edilen öğrencilere de daha hafif bir program uygulanmış ve onlar da yeterince başarılı olamamışlar. Araştırma mükemmel sonuçlar da mükemmel; ama işin acı tarafı dönem başında herhangi bir testin uygulandığı yok ve herhangi bir araştırmada yok. Atalarımız ne güzel söylemiş: bir adama kırk gün deli dersen deli olurmuş.

O halde insan çok kompleks bir varlık ve zekâ, diğer pek çok psikolojik değişken gibi, doğrudan gözlenemeyen çok karmaşık yapılardan biri…

Zekayı nesnel olarak ölçülmeye çalışmak doğru; ancak zekayı sınırlı bu kadar dar yaklaşımlarla ele almak insan gerçeği ile örtüşmemektedir. Gardner’a göre zeka, kültürel değerleri kavrayabilme, yeni şeyler üretebilme ya da problem çözme şeklindeki insan yeteneğidir.

“Çoklu Zeka Kumarı” ile birlikte klâsik zekâ testi ve tanıtımı da tarihe karışmaktadır. Bu kuramı ilk defa ortaya çıkaran Profesör Howard Gardner’dır. Harvard Üniversitesi’nde nöro-psikolog olan Gardner 1983 yılında yazdığı “Aklın Çerçeveleri adlı kitabında; zekânın, matematik ve dil olarak iki değil, sekiz türü olduğunu savundu. Böylece müzik, spor, dans ve doğada kendini gösterenlerin de zeki oldukları ortaya çıktı.

Çoklu zeka kuramında şu ana kadar bulunan sekiz zeka alanı var. Bu sekiz alan her insanda mevcut olmakla birlikte bunlardan biri veya bazıları diğer alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlara göre daha fazla gelişmiştir. Her insan baskın olduğu alanlarda daha başarılı olabilir ve daha iyi öğrenebilir.

Okullarda sayısal derslerde başarısız olan öğrencilere zeka seviyesi düşük olarak bakılır. Acaba gerçekte böyle bir şey var mı? Günümüzde birinci sınıf zeka, sayısal dersler ve sayısal ağırlıklı meslekler, ikinci sınıf zeka, sözel dersler ve meslekler olarak görülmekte sanatsal meslekler ise hobi olarak nitelendirilmektedir. Bu durumda aileler çocuklarının birinci sınıf zekaya sahip olmalarını istemekte ve bu doğrultuda çocuklarının sayısal derslerde başarılı olabilmeleri için özel kurslar ve özel dersler aldırmaktadır. Bütün bunların sonucunda çocuk yine başarısız olursa bu sefer olumsuz düşünceler oluşmakta, zekanın fazla olmadığından dolayı başarılı olamadığı anlaşılmaktadır. Oysa ki başarı sağlayacağı alana yönlendirilen aynı çocuk istenilen başarıyı sağlayacaktır. Ama bütün bunlar yapılmamakta ve çocuklarımızın kabiliyetleri ortaya çıkamamaktadır.

Aşağıda, Profesör Howard Gardner’ın geliştirdiği çoklu zeka özelliklerinin bir veya birkaçının baskın özelliklerini taşıyan bir öğrenci o alanla ilgili mesleklerde daha başarılı olabilir.

ÇOKLU ZEKA ÖZELLİKLERİ

1. SÖZEL – DİL ZEKASI

Anadili veya başka bir dili kullanma kapasitesi ve düşüncelerini başkalarının anlayacağı şekilde ifade edebilme kapasitesidir. Yazılı ve sözlü dil kullanımı, ezberleme ve hatırlama kabiliyetleri gelişmiştir, isimleri, yerleri, tarihleri iyi ezberlerler, esprilidirler, ikna edicidirler, konuşmayı severler ve hitabetleri iyidir, söyleyerek, duyarak ve görerek öğrenirler, okumayı, yazmayı severler. Genelde; şair, yazar, öğretmen, gazeteci, politikacı ve hukukçuların dil zekası çok gelişmiştir.

2. MANTIKSAL / MATEMATİKSEL ZEKA

Neden-sonuç ilişkisi kurabilme, bir şeyin çalışma ilkelerini ortaya koyabilme ve numaralarla oynama kapasitesidir. Soyut düşünce gelişmiştir. Tümevarım / tümdengelim düşünebilirler, sayısal ve mantıki ilişkiler kurma, sayıları etkili kullanma, problemlere bilimsel çözümler üretme ve kavramlar arasındaki ilişkileri ayırt etme, sınıflama, genelleme yapma yetenekleri gelişmiştir. Genelde; matematikçiler, bilim adamı, muhasebeci, istatikçi ve bilgisayarcıların matematiksel zekası çok gelişmiştir.

3. GÖRSEL ZEKA

Boşluğu zihinde canlandırabilme yeteneğidir. Okyanusta rotasını tayin edan kaptan, satranç oyuncusu ve heykeltıraşın uzamsal zekası üstün kişilerdir. Üç boyutlu düşünme en önemli özelliğidir. Nesneleri doğru bir şekilde algılayabilir ve nesneler arasındaki ilişkileri fark edebilirler. Görselleştirme yeteneği gelişmiş olup görüntüyü oluşturup değiştirebilirler. Boşlukta yön tayin edebilirler. (Çöl, orman, deniz) Renk şekil ve çizgilere karşı duyarlıdırlar. Görselleştirerek, hayal kurarak, resim ve renklerle çalışarak öğrenirler. Film seyretmeyi, ev aletleriyle oynamayı severler. Genelde; ressam, mimar, izci, rehber, fotoğrafçıların görsel zekası çok gelişmiştir.

4. MÜZİKSEL / RİTMİK ZEKA

Bu zekaya sahip insanlar ritimleri algılama ve tekrar oluşturmada ustadırlar. Bir şarkının ritmini kolayca yakalayabilirler. Bu insanlar yeni öğrendikleri bir dilin telaffuzunu yakalama ve kullanmada çok yeteneklidirler. Ses tonu kalitesine duyarlılık vardır, güfte yazma, beste yapma kabiliyetleri gelişmiştir. Seslere, ritim, nota ve ahenge karşı duyarlıdırlar, müzik türlerini ayırt edebilirler, çoğu zaman ya bir şarkı söylüyorlardır ya da melodi mırıldanıyorlardır, şarkı söylemeyi müzik aleti çalmayı severler, ritim, melodi ve müzik ile öğrenirler. Genelde; şarkıcı, besteci, müzisyenlerin ritmik zekası çok gelişmiştir.

5. BEDENSEL / KİNESTİK ZEKA

Bedenini son derce duyarlı ve etkili şekilde kullanma yeteneğidir. Vücut hareketlerini kontrol edebilme ve ellerini ustaca kullanabilme kapasitesidir. Beyin ve beden irtibatı gelişmiştir, ustaca taklit yapabilirler, denge ve esneklik yönleri iyidir, güçlü dokunma duyguları vardır, el becerileri gelişmiştir, beden dilini iyi kullanırlar, sportif etkinlikleri severler, duyu organlarıyla dokunarak, tadarak, yaşayarak öğrenirler. Genelde; sporcular, dansçı, heykeltıraş, cerrah, aktör, pandomin sanatçılarının bedensel zekası çok gelişmiştir.

6. SOSYAL ZEKA

İnsanların hislerini, niyetlerini motivasyonlarını, karakterlerini, ilgi, ihtiyaç ve beklentilerini anlama ve değerlendirme kapasitesidir. Bu insanlar düşünme ve akıl yürütmede çok yeteneklidirler. Başkalarının bakış açısıyla bakabilirler, grup içinde başarılı kurabilirler, insanlar arasındaki farklılıkları fark ederler, diğer insanların ihtiyaç ve beklentilerini fark ederler, mimik, jest, ve sese duyarlılıkları vardır. Çok arkadaşı vardır, bir çok grubun üyesidir. Sosyal etkinliklerin düzenleyicisidir. Paylaşarak, işbirliğiyle, karşılaştırarak, ilişkilendirerek öğrenirler. Konuşmayı severler. Genelde; psikolog, rehber uzman, öğretmen, siyasetçilerin sosyal zekası çok gelişmiştir.

7. BENLİK / İÇSEL ZEKA

İnsanların kendi duygu ve düşüncelerinin farkında olma, sınırlılıklarını bilme, kendi iç dünyası ile irtibatlı olma, kim olduğu ne yapabileceği, neyi yapamayacağı ve sınırlılıklarının farkındadırlar. Kendine tanımada, iç dünyası üzerine yoğunlaşmada ustadırlar. Hislerdeki değişimi fark edebilir ve ifade edebilirler. Yüksek düzeyde (İlişkisel) düşünürler. İç güdüleriyle hareket ederler. Kendi kendini motive/disipline etme yetenekleri gelişmiştir. Düşünceli ve duyarlı insanlardır. Kendi başına, bireysel projelerle, kendi hızında öğrenirler. Genelde; sanatçı, din adamı, psikoterapist, sosyal hizmet uzmanlarının içsel zekası çok gelişmiştir.

8. DOĞA ZEKASI

Doğayı, doğal kaynakları ve doğal olayları izleme, anlama; bitkileri ve hayvanları anlama, ayırt etme ve sınıflama kapasitesidir. Hayvanlara karşı ilgileri vardır. Toprakla meşgul olmayı, bitki, çiçek yetiştirmeyi severler. Çevre bilinci gelişmiştir, mevsim ve iklim olaylarına ilgileri vardır. Doğa ile ilgili koleksiyonu vardır. Konuşmalarında bol bol doğal hayattan örnek verirler. Araştırarak, inceleyerek, gözlem yaparak öğrenirler. Genelde; biyolog, jeolog, çiçekçi, arkeolog, meteorologların doğa zekası çok gelişmiştir.

Sorumluluk ve Disiplin

Etiketler: , , Makaleler
Sorumluluk ve disiplin

Disiplin bireylerin içinde yaşadığı topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümü olarak tanımlanabilir.

Biz, disiplini aile ve ev ortamımız için düşünürsek; disiplin o evin ve ailenin değer, düşünce ve davranışlarına uygun, yapılması ve yapılmaması gereken davranışları içeren bir önlem sistemi yani davranış düzenidir.

Disiplin kavramı zaman zaman değişik anlamlara gelebileceği gibi uygulanış biçimi sırasında yanlış tutumlar olumsuz sonuçlara da yol açabilir. Uygulama tarzına göre disiplini 2 bölümde inceleyebiliriz. Dış kontrollü disiplin ve iç kontrollü disiplin (özdenetim).

DIŞ KONTROLLÜ DİSİPLİN?

çocuğumuzun davranışlarını kontrol etmek ve istediğimizi yaptırabilmek amacıyla kızma, bağırma, azarlama, tehdit, beddua, sözle hor görme ve sevgiyi esirgeme gibi yöntemlerdir. Kısıtlayan-cezalandıran disiplin türünde. çocukları denetlemek için çaba harcanırken öğreten eğiten türdeki disiplinde onları etkilemek için çaba harcanır. Çocukları etkilemek ve denetlemek arasındaki farka dikkat etmek gerekir.

İÇ KONTROLLÜ DİSİPLİN?

Yani özdenetim, kişinin bazı kuralları benimsemesi ve dış uyarılara gerek kalmadan bu kurallara kendi kendine uyması veya uygulamasıdır. Aslında çocuklarımızda varmak istediğimiz sonuç budur. Bu şekilde hem anne ve babalar sürekli ikaz ve kontrol rolünden kurtulur, hem de bu nedenle oluşabilecek sürtüşme ve sorunlar önlenmiş olur. Yapılan araştırmalar, kendi kendini disipline etmiş kişilerde denetim odağının kişinin içinde, başkalarının koyduğu disiplinde denetim odağının kişinin dışında olduğum göstermiştir.

Özdenetim eğitiminde, ilk temel yaklaşım çocuklarımıza ne yapıp ne yapmaması gerektiğini açıklamak, ona yol göstermektir. Ev içinde hareket etmeye başlayan çocuklarımız ne yapacağı ve nasıl hareket edeceği, yani evin kuralları hakkında açıklama, bilgi, eğitim almamışsa, haliyle yanlışlar yapacak bu nedenle ikaz edilecek veya cezalandırılacaktır. Çocuklarımız deneme yanılmalarla neyi yapıp yapmaması gerektiğini öğrenecek ama her zaman nedenini öğrenemeyecektir.

Evde disiplin sağlamak için salt otorite ve güç kullanmaya gerek yoktur. Bu konuda bilgili olmak, bilinçli hareket etmek, tutarlı davranmak ancak aynı zamanda da sabırlı ve hoşgörülü olarak çocuklarımızın karşısına geçeceğimize, onun safında olup onu desteklemek yeterlidir. Bu tür bir yaklaşımla özdenetim daha sağlıklı ve kalıcı bir şekilde elde edilir.

İÇ KONTROLLÜ DİSİPLİNİ NASIL ELDE EDİLİR?

1. Ev içindeki kurallar ve beklentiler katı ve değişmez değildir.

Kurallar çocuğun yaşına, kişilik yapısına ve özel durumlara göre düşünülerek uygulanır. Kişilik yapısı: Bazı kurallar ve beklentiler çocuğun yapışı nedeniyle sorun haline gelebilir. Örneğin, bazı çocuklar daha heyecanlı bir yapıya sahiptir ve sabah okula giderken kahvaltı edemezler. Kural adına çocuğa zorla süt. yumurta gibi besinler yedirmek hem çocuğun yapısına göre ağır bir mideyle okula gitmesine, hem de anneyle sürtüşmesine neden olur.
Yaş: Örneğin 3 yaşında bir çocuğun yemeğim hiç üstüne dökmeden ve çok düzgün yemesi
beklenemez. Bu nedenle çocuğa kızmak, onu azarlamak faydasız hatta zararlıdır. Buna karşılık 7 yaşında bir çocuğun temiz ve düzgün yemek yemesi beklenmesi gereken gerçekçi bir yaklaşımdır.

Özel durum: Herkesin ihtiyaçları o günkü fizyolojik duruma göre değişir. Eğer hastalık geçiriyorsak veya o gün bir şeye üzülmüşsek her zamankine göre farklı bir tutum içinde olabiliriz. Aynı durum çocuklarınız içinde geçerlidir. Bu gibi durumlarda daha toleranslı olmak gerekir.

2. Çocuklarımıza kuralların nedenini açıklamalıyız.

3 yaşına kadar çocuklara ” bu böyle yapılır” veya “bu böyle yapılmaz” diyerek fazla açıklama yapmadan bazı davranışları yaptırmak daha kolaydır. Ancak 3-4 yaşından İtibaren her şeyin nedenini öğrenmek isterler.
Örneğin, bütün çocukların kola içmeye bayıldığını fakat kolanın mide ve karaciğere zararlarından bahsedersek ve belirli günlerde, pazar günleri ve arkadaş davetlerinde içebileceğini belirtirsek. çocuklar kural uygulayıcısının karşısında olmayıp, onun safına geçerek kuralı daha kolay benimseyebilirler.

3. Beklenen davranışları çocuklarımıza açıklamalıyız.

Şöyle yap böyle yapma yerine somut, açık. net bir anlatımla hangi davranışın ne zaman beklendiği uygun bir dille anlatılmalı öğretilmelidir. Örneğin, “Burak, yatarken önce pijamanı giyip dişlerini fırçalarsın. Ben de sana iyi geceler demeye geleceğim.” gibi bir davranış açıklaması da Burak’tan yatma zamanı ne gibi davranışlar beklediğimizi anlatır. Çocukları yanlış bir davranışta bulurken yakalamak yerine (neden hala yatmadın?) çocuğa iyi davranma şansı tanımak daha etkili ve kolaydır. Ayrıca açıklama alan çocuk kendini değerli hisseder ve aile büyüğü ile daha kolay işbirliğine girer.

4. Çocuklarımıza kuralların uygulanmasında aktif rol ve sorumluluk vermeliyiz.

Örneğin, Ali’ nin sabah kalkmaları sorun haline gelmişti. Bir türlü yataktan çıkamıyor. annesi birkaç kez çağırmadan kalkmıyordu. Sonunda beraberce bu soruna bir çare düşünürler ve Ali çalar saatle kalkan bir arkadaşı gibi yanına çalar saat ister. Çalar saat çaldığında Ali kalkacak ve anne “Hadi Ali ” demekten kurtulacaktır. Gerçekten de çalar saat sistemi ile Ali daha kolay kalkmaya başlamış, anne de dış uyarıcı rolünden kurtulmuştur.

5. Çocuklarımızın beklenir davranışlarını (veya ona yakın olanlar) ve çabasını takdir ederek pekiştirmeliyiz.

DİSİPLİN KONUSUNDA UNUTULMAMASI GEREKENLER NELERDİR?

  • Çocuklarımızdan beklentilerimizde çocuğun yaşını gözönünde tutmalıyız. Onlardan yapamayacakları işleri istememeliyiz.
  • İstediğimiz davranışın nasıl yapılacağını öğretmeliyiz. İsteklerimizi söylerken kesin ve kararlı bir ses tonu kullanmalıyız.
  • Gerçekleştiremeyeceğimiz hiç birşeyi vaad etmemeliyiz.
  • Çocuğumuza ne olursa olsun yalan söylememeliyiz.
  • Para, oyuncak, giysi, eşya gibi maddi ödüller yerine onunla oturup sohbet etmek, birşeyler paylaşmak (oyun oynamak, parka gitmek…) gibi manevi ödülleri kullanmalıyız. Aksi durumda çocuk hep maddi bir ödülün peşinde olacaktır.
  • Uyguladığımız bu yöntemlerde tutarlı olmalıyız.
  • Bu yöntemlerin etkili olabilmesi için bir süre tutarlı olarak uygulanmaları gerekmektedir. Bu yöntemler sihirli değnek değildir. Etkili olması bir süre alacaktır.

“Ailelerin gerçek gücü çocuklarını güçlendirmedeki yeteneklerindedir… Onları kontrol edişlerinde değil”

Hamilelik Döneminde Çocuğun Gelişimi

Etiketler: , , , , Genel
hamilelik dönemi

Doğmamış bebeğin duygusal gelişimi, ebeveyn olmanın özellikle de anneliğin anlamını ve önemini derinleştirip zenginleştiren bir konudur. “Doğum öncesi psikolojisi” adı verilen heyecan verici bir disiplinin yükselişi sayesinde, anne karnındaki bebeğin duyguları dikkate alınmaya başlandı. Şimdi artık, gebeliğin altıncı ayı ya da daha erken bir dönemde, anne karnındaki bebeğin, bilinçli olmayan ama tepkili ve aktif bir duygusal yaşama sahip olduğu bilinmektedir. …

KENDİLİK ALGISI ANNE KARNINDA BAŞLIYOR!

Anne karnındaki bebeğin farklı bir seviyede olsa da, görüp duyabilen, deneyimleyebilen, ilkel seviyede rahim içinde öğrenebilen ve hissedebilen bir varlıktır. Anne karnında başlayan hissediş ve deneyimler zamanla çocuğun kendisiyle ilgili algılarını, beklentilerini ve davranışlarını belirlemeye başlar. Yani çocuğun kendilik algısı anne karnında başlıyor. Bir çocuğun kendini nasıl gördüğü ve bunun sonucunda da, mutlu ya da mutsuz, saldırgan ya da aşırı uysal, kendine güvenli ya da güvensiz veya endişeli davranması kısmi olarak, ana rahminde kendisi hakkında aldığı mesajlarla ilgili olabiliyor.

HAMİLE KADINLARIN ÇOCUKLARINA KARŞI HİSLERİ OLUMLU OLMALI!

Çocuğu şekillendirici mesajların asıl kaynağının annedir. Hamile kadının yaşadığı her endişe ya da huzursuzluk çocuğa yansımaz. Ancak çocuğa etki edenler vardır ve bunlar derin ve yerleşmiş duygu kalıplarıdır. Annelik hakkında duyulan derin bir huzursuzluk ya da ikilem, yani bebeğin istenmemesi veya cinsiyetinden duyulan rahatsızlık, doğmamış bir bebeğin kişilik gelişimi üzerinde derin bir yara bırakabilir. Diğer yandan hayatı güzelleştiren mutlu, coşku ve pozitif beklentiler, bebeğin duygusal gelişimine pozitif katkıda bulunur. Almanya’da yapılan bir araştırmada, hamilelik ve doğum sırasında 2000 kadın izlenerek, anne tutumunun bebek üzerinde müthiş etkileri olduğu görülmüş. Aynı ekonomik sınıftan, aynı eğitim düzeyine sahip deneklerin hepsi aynı şekilde doğum takiplerini yaptırmışlar. Onları ayıran tek faktör, bebeklerine karşı tutumları olmuş. Sonuç olarak, bir aile kurmayı hevesle bekleyen ve hamileliklerini huzurlu bir şekilde geçiren anneler, bebeklerini benimsemeyen annelere göre doğumda ve sonrasında fiziksel ve duygusal olarak çok daha sağlıklı olmuşlar. Tabi bu durum çocuklarının daha huzurlu ve mutlu olmalarına da yol açmış.

DOĞUM ÖNCESİ PSİKOLOJİSİNE DİKKAT!

Anne adaylarının kaygılarını paylaşmaları ve çözüm aramaları önemlidir. Fiziksel olarak yaşanılan rahatsızlıklar ve problemler anneyi hamilelikten soğutmamalı, doğacak bebeğin mutluluğu ve bu problemlerin kısa süre sonra biteceği düşünülmelidir. Bebeğe iyi bir anne olup olamama kaygısı, iyi bir gelecek verememe korkusu, sağlıklı bir doğum gerçekleştirememe endişesi annenin aklını sürekli meşgul edebilir. Oysa bu düşünceleri uykularını kaçıracak kadar büyütmek yersizdir. Çünkü doğum sonrasında bebeğini kucağına alan annenin düşünceleri tamamen değişecek, ona dokunmanın verdiği heyecanla bu endişeler silinecektir.

ERKEĞİN HAMİLE EŞİNE DESTEĞİ ŞART!

Hamilelik boyunca annenin, bebeğin dış dünyaya açılan penceresidir. Anneyi etkileyen her şey, bebeği de etkiler. Ayrıca, anne adayının eşi ve ailesi ile olan ilişkisi, bu dönemin sağlıklı bir şekilde geçirilmesinde önemli bir yer tutar. Dolayısıyla anne adayı, korkularını, kaygılarını ve mevcut sorunlarını özellikle eşi ile paylaşmalıdır. Anne ve baba, ebeveyn olma sorumluluklarını birlikte üstlenmelidir. Bir annenin, eşi tarafından yaratılan mutsuzluğu ve endişelerinin derinliği, karnındaki bebeği etkileyen önemli faktörlerden biridir. Bu yüzden, doğmamış bir çocuğa, hamile eşine kötü davranan ya da ihmal eden bir baba kadar zarar veren çok az şey vardır. Bu nedenle babanın rolü de, anne için ve dolayısıyla bebek için oldukça önemlidir. Eşin, anne adayına olan duygusal desteği, onun kendine güven duymasını sağlar. Böylece, anne adayının sağlıklı psikolojik durumu, bebeği de olumlu yönde etkiler. Eş desteğinin yanında aile ve arkadaş desteği de önemlidir. Bazı problemleri eş yerine, tecrübeli bir anne ya da hamilelik konusunda deneyimli bir arkadaş yardımı ile çözmek daha kolay olabilmektedir.

BEBEKTİR ANLAMAZ DEMEYİN!

Annenin düşüncelerinin, sevgisinin, reddedişinin veya ikilemlerinin bebeğinin duygusal yaşamının şekillenmesinde önemli bir yer tutar. Bebekte gelişen güven ya da güvensizlik onun iç dünyasına yerleşir ve bu dönemde sahip olduğu duygular gelecekteki karakterine yansır. ‘Bebektir anlamaz!’ demeyin. Bu nedenle, anne adayının psikolojisi ve ruhsal durumunun normal ve normalin üstüne seyir etmesi, hem onun rahat bir hamilelik geçirmesini hem de doğum sonrası bebeğinin ruhsal durumunu olumlu derecede etkilemektedir.